Yaşamı boyunca savaştan savaşa koşan, çağının güçlüklerle dolu şartlarında hiç yoktan bir devlet yaratan Mustafa Kemal Atatürk, birbirinden değerli Türk ve yabancı hekimlerin bütün uğraşlarına rağmen sinsi bir siroza yenik düştü... Oysa günümüzde olsaydı, bir karaciğer nakliyle yaşayabilirdi. Kim bilir...
Yaşadıkları döneme, hatta dünyada ondan sonraki gelişmelere damgasını vuran, İskender, Julius Caesar, Fatih Sultan Mehmed, Kanuni Sultan Süleyman, Napoleon ve Atatürk gibi tarih yaratan büyük kişiliklerin hastalıkları ve ölümleri, çeşitli dönemlerde, çoğu kez bilimsel tartışmalara sebep olacak şekilde, gerek hekimler gerekse tarihçiler tarafından araştırma konusu olmuştur. Hatta Mozart, Fatih Sultan Mehmed gibi büyük şahsiyetlerin zehirlenip zehirlenmedikleri konusu, defalarca bilimsel araştırmaların ve tartışmaların odak noktasını oluşturmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve hiç kuşkusuz Gandhi gibi 20. yüzyılın en büyük simalarından biri olan büyük dahi Atatürk’ün son hastalığı ve bununla ilgili olayların, 19. yüzyılda bizde batılılaşmanın öncüsü olan Sultan 2. Mahmud’un tam Atatürk’ten yüzyıl önce, 1 Temmuz 1839’da ölümüne sebep olan son hastalığı arasında büyük bir paralellik bulunmaktadır. Son araştırmaların ışığında tüberkülozdan ve fazla alkollü içki içmek yüzünden vefat ettiği anlaşılan Sultan 2. Mahmud’un hastalığı için çağrılan yerli ve yabancı hekimlerin teşhis ve tedavilerinde de birbirleriyle çelişen durumların ortaya çıktığı bilinmektedir.
Bu konuda şimdiye kadar bilinen yerli ve yabancı kaynakların başında, o zaman “Hekimbaşı” olan Abdülhak Molla’nın, Sultan 2. Mahmud’un ölümüne neden olan hastalığına ilişkin yazdığı ve kendi tıbbi gözlemlerini içeren “Ruzname”si gelir.(l) Basılmamış olan Abdülhak Molla’nın bu eseri, Sultan II. Mahmud’un ölümü hakkında, onun hastalığı sırasında tedavisi için konsültasyona çağrılan Dr. McCarthy ile Rum asıllı Dr. Constantin Karatheodory’nin yazarak 1841’de Paris’te yayınladıkları “Maladie et la mort de Sultan Mahmud” Fransızca esere (2) bir yanıt karakteri taşımaktadır.
Sultan II. Mahmud’un son hastalığı ve ölümü hakkında diğer bir kaynak da, E.de Cadalvene ve E.Barrault’nun 1840’ta Paris’te yayınlanan “Deux Annees de l’Histoire d’Orient” adlı eseridir (3), Bu eserdeki yanlış görüşlere yanıt vermek için daha evvelce zikredilen Dr. McCarthy ve Dr. C. Karatheodory’nin eseri yazarak 184l’de Paris’te yayınlamaları da, bu konudaki görüş ayrılıkları ve tartışmaların büyüklüğünü gösterir. Viyana’da Haus-, Hof und Staatsarchiv’de 1 989’da bulduğumuz, Sultan II. Mahmud’un son hastalığı ile ilgili müdavi hekimlerden Dr. Neuner’in, Dr. Bernard tarafından yazılan raporlarını içeren belgeleri bir kongrede tebliğ olarak yayınlamamızla, evvelce sözedilen kaynaklardaki şüpheli noktaları açıklığa kavuşturmuştuk.(4)
Son yıllarda Atatürk’ün son hastalığı ile ilgili olarak yayınlanan Prof.Dr. Bedii Şehsuvaroğlu’nun “Atatürk’ün Sağlık Hayatı”(5), Bilal N.Şimşir’in daha çok dış kaynaklara dayanarak yazdığı “Atatürk’ün Hastalığı”(6) isimli eseri ile Prof Dr. Cemalettin Öner’in vefatından önce yayınlanan “Atatürk’ün Son Hastalığı ve Beni Türk Hekimine Emanet Ediniz İsteği Hakkında” başlıklı araştırması (6a) bu konuya ışık tutmak için yapılan çabaların bir göstergesi olup, konuya çeşitli görüş açıları getirmektedirler. Ama, Atatürk’ün son hastalığı ve tedavisi hakkında objektif bir kanıya varabilmek için en sağlıklı bilimsel yaklaşım, öncelikle Atatürk’ü o zaman tedavi eden Türk hekimlerin anılarını ön plana alan bir değerlendirme yapmak olmalıdır.
Atatürk’ün son hastalığı hakkında en itimat edilir tarihi kaynakların başında, onu tedavi eden Türk hekimlerinin anılan gelmektedir. Prof.Dr. Nihat Reşat Belger ile (7) Op.Dr. Mim Kemal Öke’nin (8) Atatürk’ün son hastalığı ile ilgili anıları yayınlanmış; hükümetçe Atatürk’ün son hastalığında tedavisini düzenleme ve denetlemeyle görevlendirilen Sağlık Bakanlığı o zamanki müsteşarı Dr. Asım Arar’ın bununla ilgili anıları ise, kendisinin ölümünden sonra 10 Kasım 1 956’dan itibaren Dünya gazetesinde tefrika edilmiştir (9). Ayrıca Dr. Asım Arar’ın oğlu, babasının bununla ilgili anılarını “Son Günlerinde Atatürk” adı altında 1 958’de yayınlamış (10); Atatürk’ün yanından hiç ayırmadığı Ali Kılıç’ın anılan ise, “Atatürk’ün Son Günleri” adı altında İstanbul’da 1955’te yayınlanmıştır(11).
1923’ten beri Atatürk’ün özel hekimi durumunda olan ve son hastalığında onun tedavisinden asıl sorumlu hekim olan Ord.Prof.Dr. Neşet Ömer İrdelp bu konuda hiçbir şey yazmadığı gibi, Atatürk’ü tedavi eden hekimlerden Dr. Mehmet Kamil Berk’in günü gününe tuttuğu notları da almıştı. Ne yazık ki bu notlar, Dr. Neşet Ömer İrdelp’in ölümünden sonra şahsi eşyaları arasında da ortaya çıkmamıştır.
Son hastalığında Atatürk’ü tedavi eden hekimlerden Dr. Mehmet Kamil Berk, son koma esnasında ve vefatından 3,5 saat önce, kendisi ve Dr. Nihat Reşat Belger tarafından Atatürk’e damardan verilen son serum glikose tüpü ile Atatürk’e verilen ağrıyı dindirici şırıngayı İstanbul Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Müzesine hediye etmişlerdi. Atatürk’ün karnından son defa su alınmada, Dr. Mehmet Kamil Berk’in kullandığı trokar ise şimdi damadı Prof Dr. Turhan Baytop’un kolleksiyonunda saklanıyor... Atatürk’ün son hastalığında kullanılan bu aletler çok büyük tarihi kaynak niteliği taşıyorlar. Ayrıca, Dr. Mehmet Kamil Berk’in, ölümünden sonra yayınlanmasını “Ben hayatta oldukça tamamen hususidir” kaydı ile arzu ettiği ve Atatürk’ün son hastalığı ile ilgili olarak 20 Mayıs 1956’da Ord.Prof Dr. Süheyl Ünver’e hitaben kendi el yazısı ile yazdığı 5 sahifelik mektubun aslı da İstanbul Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Kürsüsü Arşivi’nde bulunuyor. Tarihi değeri çok büyük olan bu belgenin tam metni yanda görülüyor.
Dr. Mehmet Kamil Berk’in Atatürk’ün son hastalığı ile ilgili bu beş sayfalık yazısından daha ayrıntılı ve geniş olan Ord. Prof Dr. Akil Muhtar’ın kendi el yazısı ile gün be gün tuttukları anıları, bir defter halinde, kızı Aliye Haldun Sarhun’un bağışı olarak İstanbul Tıp Fakültesi Tıp Tarihi Müzesi’nde saklanmaktadır. Ord. Prof. Dr. Akil Muhtar Özden’in Atatürk’ün son hastalığı ile ilgili bu notlarında bir çok noktayı açıklığa kavuşturacak bilgiler bulunmaktadır ki, bunlardan birisi de, “ilk defa Atatürk’ün karnından su alınma işlemini yapan Op. Dr. Mim. Kemal’ken, son yapılan karından su alma işlemini neden Dr. Kamil Berk yapmıştır?” sorusuna cevap verecek olan şu satırlardır:
“…7.11.1938. Bu sabah beni dersten telefonla Dolmabahçe Sarayı’na çağırdılar. Orada Neş’et Ömer Bey, Mehmet Kamil Bey, Süreyya Hidayet Bey ve Abravaya vardı.
Atatürk sabahleyin bu doktorları çağırmış. Asitin çoğalmasından şikayet etmiş. Bu karın bu kadar büyük kaldıkça iyi olabilmesi ihtimalini görmediğini ve alınması lüzumunu şiddetli söylemiş. Yalnız Mim Kemal’in bu ameliyatı yapmasını istemediğini ve Mehmet Kamil Bey’in suyu almasına razı olduğunu söylemiş... Mim Kemal’i çağırmadan bunun yapılması mecburi olduğunu ve su alınması hususunda fikirlerini sordular. Ben, az miktarda, mesela 3-4 litrelik alınması doğru olacağını, fazla alınırsa münasebetsizlik olabileceğini söyledim.
Nihayet alınırken vaziyete göre hareket edileceğini söylediler. Mehmet Kamil Bey bir trokar’la asitini aldı. Alınan miktar 8 litre idi. Sarı, berrak kansız bir mayi (sıvı) çıktı...” (12)
Bu kayıttan da Atatürk’ün Dr. Mehmet Bey’e bu hususta çok güvendiği anlaşılıyor. Dr. Mehmet Kamil Bey yukarıda sözedilen mektubunda bahsettiği gibi, Atatürk’ün ölüm raporunun bir kopyasını da İstanbul Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji
Kürsüsüne vermiştir ki, bu, Atatürk’ün son hastalığı hakkında çok önemli ve tarihi nitelikli bir belgedir.
Bu raporlara bakınca, “Atatürk’ün bu son hastalığında siroz teşhisinin konulması gecikmesi ve Atatürk’e verilen perhizde, tedavi eden hekimlerin pek otoriter davranmamaları olmasa, acaba Atatürk’ün bu hastalığının tedavisi veya hiç olmazsa yaşamının uzatılması sözkonusu olabilir miydi?” gibi sorular akla geliyor. İlginç olan şu ki, 1839’da tüberküloz ve aşırı alkol alımı sonunda hasta olan Sultan 2. Mahmud’un yerli ve yabancı hekimler tarafından yapılan o zamanki tedavisinde başarı sağlanamamış olduğu gibi, ondan 100 yıl sonra da karaciğer sirozu teşhisi konulan Atatürk’ün hastalığının tedavisi de o günün şartlarına göre mümkün olmamıştı. Bugün olsa, karaciğer transplantasyonu ile büyük bir olasılıkla Atatürk’ün yaşatılması mümkün olabilecekti (6a)...
Prof. Dr. Arslan TERZIOGLU
“BEN HAYATTA OLDUKÇA TAMAMEN HUSUSİDİR.”
İstanbul 20 Mayıs 1956
Pek Muhterem Meslekdaşım Ordinaryüs Profesör Doktor Süheyl Ünver Beyefendi,
İki sene evvel bir gün, Üsküdar Vapur İskelesinde, zatıâlilerine rast gelmiştim. Konuşmamız arasına Merhum Atatürk’ün tedavisinde, son yapılan glikozlu serum ampulü ve teferruatı ile son yapılan huil kamfre (Huile Campharee) enjektörü ve ikinci ve son parasentez trokarının bende bulunduğunu söylemiştim. Zatıâlileri bunları ve Atatürk’ün vefatını haki (havi) raporun bir suretini de Tıp Tarihi Enstitüsü’ne koymak istediğiniz, trokardan başkalarını takdim eyledim.
Enstitüde son müşerref olduğum zaman, bana “Türkiye İş Bankası A.Ş. Şirketi tarafından bastırılmış” ve “Son Nöbet Defteri” isimli bir kitap verdiniz. Bu kitabın başında “Atatürk’ün hastalığından vefatına kadar, tutulan hastalık seyrini ve tedavi metodunu tesbit eden jurnaldır. 1.10.1938-10.11.1938” ibaresi yazılı idi. Tab’ındaki hatalardan başka, bir tabib tarafından tashih edilmediği cihetle imla ve ıstılah hataları pek çoktu. Günlük ateş dereceleri ve gıda nev’ileri ile daima Doktor Fethi Erdem’in idrar muayenesi raporları hakkında tam ve doğru tafsilat vardır.
Şu cihet muhakkaktır ki 1 Ekim 938 tarihi Atatürk’ün hususi hastalığı bu kitabın haşiyesinde yazılı olan 1 Ekim 938 tarihi ile 10 Kasım 938’de vefat eylediği kırk günlük bir hastalık değildir. Yine artık tam döşekte kaldığı müddettir. Kılıç Ali Bey’in neşr ettiği “Atatürk’ün Son Günleri” 1955 isimli kitabında, Atatürk’ün hastalığı safhası da kısmen şahsi müşahede ve hislere, kısmen de arada müdavi tabiblerden duyulan malumatı ihtiva eden iyi yazılmış bir eserdir. Mamafih Atatürk ile, senelerden beri temas eden ve arada muayene eden ve çok senelerden beri, esasen yaradılışında çok zeki ve cevval olan, fakat
tabiaten mücemmidce olduğunu tahmin etmekte olduğum Atatürk ispirto (alkol) ile düşüncesini ve kararını inkişaf ettirmek içün çok eskiden i’tiyad ettiği kanaatindeyim.
Şu ciheti itiraf eylemeliyim ki “Son Nöbet Defteri” kitabı ve Kılıç Ali Bey’in kitabı neşredilmese idi Merhum Atatürk’ün hastalığının ani kuuli (alkol) sirozunun pek eskiden beri başladığı tahakkuk eylemezdi. Tedavisi ile meşgul olan Merhum Doktor Neş’et Ömer İrdelp ve onunla beraber muayene iştirak eden Ankara’da, Yalova’da ve İstanbul’da diğer meslekdaşlarımın, yine hususi ve şahsi olarak tuttukları tıbbi müşahede notları malum ise de, henüz bunlar neşr edildiğine tesadüf edemedim. Bu hususta Merhum Atatük’ün tabib-i hususileri ve gerek bilahare istişareye çağrılan meslekdaşlarımın hususi evrakı içinde çok temenni ederim ki, böyle bir not defteri çıkmış olsun. Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti Sıhhiyye Müsteşarı Asım İsmail’in Atatürk’ün vefatından sonra, yevmi gazetelerde iki makalesi olduğunu haber aldım ise de, bu yazıları görmeğe muvaffak olamadım.
Mamafih inkılabçı ve teceddücperver olan Merhum Atatürk’ün şikayetlerini meydana çıkarmama hususu da vardır.
15 Teşrinievvel 938 de bir cumartesi günü öğleden sonra, saat 14.30 raddelerinde Merhum Doktor Neşe İrdelp telefon ederek, heman Dolmabahçe Sarayı’na gelmemi söyledi; heman gittim. Orada Atatürk’ün müdavi tabibleri Doktor Merhum Neş’et Ömer İrdelp ile beraber Atatürk’ün tedavisinde bulunan Profesör Nihad Reşad Belger arkadaşımı buldum. Atatürk’ün amelden muzdarip olduğunu söylediler. Müştereken muayene ettik. Batında (karında) oldukça mayi vardı. Müştereken gıdasını tanzim etmekle beraber Splanhormone şurubu vermeyi ve yapılmakta olan huil kamfralarla (Huile Campharee) beraber eski ampul Choouxy ile karaciğer hulasasında ve serum glikozeye devamı kararlaştırdık.
O günden itibaren Atatürk’ün vefatına kadar her sabah saat dokuzda Dolmabahçe Sarayı’na giderek, bir müddetten beri gece gündüz sarayda kalan mekteb ve tahsil ve sınıf arkadaşım merhum Doktor Neş’et Ömer İrdeip ile ekser geceleri yine sarayda kalan Doktor Nihat Reşad Belger’i de orada buldum. Üç, dört gün sonra haftanın üç dört gecesinde sarayda kalmaya başladım ve müştereken Atatürk’ü muayene ile, geçenler hatta safahat hakkında müdavele-i efkar ederek ve o günlük gıdai ve devai tedbiri kararlaştırırdık. Bu istişarelere çok kere eskiden beri tabib-i müşavir olmak üzere saraya gelen merhum Profesör Akil Muhtar Özden de bulunurdu.
Çok kere karaciğer hulasalarını veride (damara) ve deri altına yapılan serum glikoze şırıngalarını bana yaptırarak icabında kan nakli lüzumu halinde Atatürk’e yakin bulunmak düşüncesi ile idi. Saraya dahilindeki nöbet erleri kanlı, canlı ve lüzumlu halinde nakl-i dem için dönör universal (donneur universal) olarak seçilmişlerdi.
Bilahare çok geçmeden, sınıf arkadaşım doktor Samuel Abarvaya Marmaralı ile Merhum Doktor Süreyya Hidayet Serter,
müşavir tabib olarak geldi, haftanın dört gecesinde
onunla beraber sarayda nöbetçi kalır ve diğer arkadaşlar gibi Atatürk’ün sıhhi hali araştırır takip ederdik.
Tarihlerini hatırlayamadığım ve ben Dolmabahçe Sarayı’na gitmezken çok evvel iki defa Paris’ten Profesör Fissenger gelmiş ve Atatürk’ü muayene ettiğini duymuştum. Merhum Doktor Operatör M. Kemal Öke ise sarayın eski müdavilerinden idi. Bundan başka Atatürk’ün vefatından takriben 5-6 sene evvel Berlin’den bir Doktor Kravz’un (Kraus) Ankara’da Atatürk’ü muayene ettiğini Merhum Doktor Neş’et Ömer İrdelp’den duymuş idim.
“Son Nöbet Defteri” Muhterem Reisicumhurumuz Celal Bayar Beyefendi’nin o zamanlar Başvekil iken böyle bir nöbet defteri tutturduklarından hiç haberdar değildim. Şayet o zaman bu not defterinde başka, müdavi ve müşavir hekimlere, daima günlük tıbbi müşahede notu vermediği buyursalardı, hekimlerin unuttukları bu cihet mazbut olmuş olurdu. Müdavi ve müşavir hekimlerin de daima günlük gıdai tedaviyi, bilmüşavere tatbike karar verip gıdai tedbirleri her gün aşçıbaşı Muharrem Efendi’ye Atatürk’ün hizmetinde bulunanlara, icab eden direktifleri verdiğimiz ve sarayda kalan tabibler de daima tertib edilen tıbbi ve gıdai tedbirlere nezaret ettikleri halde bu tıbbi tedavileri Büyük Atatürk’ün hastalığı hakkında, vaki endişelerimizin neticesi olacak ki, yevmi defterin not halinde heman hepimiz hastaneden yetişmiş ve müşahede tutmaya alışmış olduğumuz halde müştereken tesbit etmedik. Yine doktor arkadaşlarımızın, hususi ve şahsi notları vardır. Fakat şimdiye kadar meydana çıkmamıştır zannederim. Merhum Atatürk’ün vefatında sonra, Muallim Doktor Nihad Reşad Belger ile Merhum Operatör M. Kemal Öke tarafından ayrı ayrı iki günlük gazete
de Atatürk’ün son günleri hakkında birer makale neşredilmiştir.
Yukarıda zikr ettiğimiz gibi Sıhhiye Müsteşarı Doktor Asım’ında Atatürk’ün vefatından sonra, hastalığı hakkında iki gazetede birer makalesi çıktığını duydum.
Merhum Atatürk’ün tedavisi hakkında istişarede bulunmak üzere hükümet tarafından Viyana’dan Profesör Eppinger ile Berlin’den Profesör Bergmann davet edilmişti. Profesör Eppinger Viyana’dan bir gün evvel gelerek Atatürk’ü öğleden sonra muayene eyledi ve tedavisi hususunda bamya ile kavun yiyebileceğini söyledi. Fakat bu gıdaların mikdarları fazla olmakla beraber o gece altı defa amel verdi ve (Atatürk) Profesör Eppinger’den memnun olmadı. Ertesi gün Profesör Bergmann da geldi ve umumi bir konsültasyon yapıldı (Profesör Eppinger, Profesör Bergmann, Sıhhiye Müsteşarı Doktor Asım, Operatör Doktor M. Kemal Öke, Doktor Süreyya Hidayet, Doktor Akil Muhtar, Doktor Nihad Reşad, Doktor Mehmet Kamil, Doktor Abravaya) ve şimdiye kadar tatbik edilen tedavi takip ve tesbit edilerek Profesörler avdet etti.
İki Profesör’ün muayenelerinden sonra Büyük Atatürk’ün evvela Doktor Samuel Abravaya’yı ba’de (sonra) yine Profesör Akil Özden’i çağırarak Profesörlerin huzurunda kendini muayene ettirdi, sonra tıbbi istışareye müsaade eyledi.
Yalnız Profesör Bergmann, bir kaç sene evvel Ankara’da Atatürk’ü muayene eden Profesör Kravz’ın (Kraus) Berlin’e döndüğü zaman, kalb hastalığından muzdarip olduğu ve kuule (alkole) devam ederse az müddetde kalb hastalığından vefat edeceğini Berlin’de söylediğini bildirdi ve halen de kalbi sağlam olduğunu ilave eyledi.
Merhum Atatürk’e iki defa parasentez yapmağa mecbur olunmuştur. Çünkü karındaki suyun fazlalığı dolayısı ile oturamayıp daima yatardı. Biri evvelce Merhum Operatör M. Kemal Öke tarafından yapılmış idi. Fakat bilahare yine may’i çok artarak, göğüs ve kalbi çok çok tazyik edince ve yüzü siyanoze olmaya başlayınca, vefatından tahminen on gün evvel bir parasentez yapmaya karar verildi ve ikibuçuk litre kadar su alındı; oturdu, bir kahve ile bir sigara içti.
Benim bulunduğum yirmibeş gün zarfında Merhum Atatürk’ün ikisi küçük ve kısa üç beş saat süren kendisini muvakkaten komaya sürükleyen karaciğer vazife noksanı ile bir de yirmi saat kadar süren diğer komalı karaciğer buhranı geçirmiştir. Kısa süren komalarda ihtilacat yok idi ve daima “Dil efendi-i-i-i-im, dil efendim” sözelerini tekrar ederdi. Değil efendim mi? Dil efendim mi? olduğu anlaşılamadı. Bu hal için Ordinaryus Profesör Doktor Mustafa Hayrullah Diker davet edildi ve bundan sonra vefatına kadar hergün gelmeye başladı.
Son koma, vefatından takriben iki gün evvel gelmeye başladı ve tatbik edilen tedavilere ve daimi oksijen koklatılmasına rağmen “On Teşrinisani 938”de saat dokuzu beş geçe teslim-i ruh eyledi” gitti. İpek mendili ile çenesini ve ayak baş parmaklarını bir pansıman sargısı ile bağladım.
Hürmet ile kabulünü rica ederim Muhterem Süheyl Beyefendi.
Dr. M. Kamil Berk
Taksim Sıraselviler 111
Altıkardeş Apt.
ATATÜRK’ÜN VEFAT RAPORU
Reisicumhur Atatürk’ün bu sabah elim vefatlarile netilecelenen müzmin hastalıklarının ilk arazları Kanunisani 1938 sonunda Yalova’da müşahede edilmiştir. O zaman kendileri bilhassa etrafı süfliyede fazla olmak üzere, bütün vücutlarında kaşınmadan, hafif ve mükerrer burun kanamalarından ve biraz yorgunluk hissettiklerinden şikayet etmektedirler. Yalova’da Prof.Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Dr. Nihat Reşat Belger tarafından yapılan muayenede gayri tabii olarak görülen başlıca araz, kazıb dılileri üç parmak tecavüz eden bir kebet dahamesinden ibaret idi. Bu dahame umumi yani nahiyeyi şersufiyeden hypochondre nahiyesinin sağ ve son hududuna kadar hissedilmekte ve kebet biraz sert olmakla beraber, sathı emles ve kenarı keskin idi. Fakat cidarı batında kollateral deveran şebekesinden eser müşahede edilmediği gibi, münhat nahiyelerde matite bulunmamış idi. Tahal kabili ces fakat fazla büyük değil idi. Etrafı süfliyede kaşınmadan mütevellit küçük ve sathi cilt leziyonlarından mada bir gayri tabıiliğe tesadüf edilmedi; dikkatle aranılan ödem malleolaire yok idi. Sıkletleri 75 kilo geliyordu. Hülasa, bu tarihte reisicumhura gıdai hıfzısıhha meselesile alakadar olması çok muhtemel görülen bir kebet dahamesinden başka bir şey görülmemiş idi.
Bilahare, Reisicumhur Yalova tarikiyle ve otomobil ile Bursa’dan İstanbul’a dönerlerken soğuk alarak, Dolmabahçe sarayında, on beş gün kadar süren bir ne ihtikanı geçirmişler idi. Oldukça yükselen bir hararetle seyr eden bu congestion kendilerini çok yormuş ve İstanbul’dan Ankara’ya avdetleri zamanında bariz bir takatsizlikle zayıflama husule getirmiş idi.
Ankara’da 28 şubatta Dr. Asım Arar, Dr. Hüsamettin Koral, Prof.Dr. Akil Muhtar Özden ve Prof.Dr. Neşet Ömer İrdelp, Dr. Ziya Naki arasında yapılan tıbbi istişarede büyük ve biraz sert kebet ve büyükçe bir tahal bulunmuş ve o zaman da ne asit ne de bacaklarda ödem görülmüştür. Bir müddetten beri arasıra zuhur eden küçük burun nezifleri de kaydedilerek lazım gelen tedavi ve rejim tesbit olunmuştur. Biraz sonra, Prof.Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Prof.Dr. Frank ile bir istişare yapılmış ve evvelki teşhis kabul edilerek aynı tedaviye devam edilmiştir. Mart iptidalarında Paris’ten celbedilen Prof. N. Fissinger ile Prof.Dr. Neşet Ömer İrdelp arasında Ankara’da bir tıbbi istişare daha yapılarak büyük bir kebet ve büyükçe bir tahal bir kerre daha müşahede edilmiş ve aynı teşhis konularak hastalığın bir “Hepatite selero-congestive ethylique” olduğu tesbit edilmiştir.
Tatbik edilen müdavat sayesinde hastalık bir derece selah bulmuş gibi görünmüş ise de, hakikatı halde marazın seyrinde ciddi hiç bir tevakkuf husule gelmemiş ve inkişafı devam etmiştir.
Ankara’dan İstanbul’a avdetlerinde hastalığın yeni bir safhaya girdiği ve etrafı süfliyede ödemler, batında ascide tahassul ettiği Prof.Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Dr. Nihat Reşat Belger tarafından müşahede edilerek ascitogene bir cirrhose teessüs ettiği anlaşılmıştır.
İkinci defa olarak Paris’ten gelen Prof.Dr. N. Fissenger ile Prof.Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Dr. Nihat Reşat Belger arasında yapılan istişarede ascide ve ödemlere karşı tayin edilen tedavi ve rejimin devamına karar verilmiştir.
13 Temmuz 1938’de hastalık, birdenbire zuhur eden ve 39, 1 dereceye çıkan bir hararet ile hummavi yeni bir safhaya girmiş ve o tarihten itibaren, maraz bazen çok hafif, bazen yüksek hararetle müterafik olarak seyre başlamış ve hastalığa pek ciddi ve subaique bir manzara vermiştir. Bunun üzerine Paris’ten iki defa daha Prof. N. Fissenger getirildiği gibi, Berlin’den Prof.Dr. von Bergmann, Viyana’dan Prof. H. Eppinger celbedilerek gerek bu iki ecnebi mütehassıslar ile ve gerekse bunların muvassalatlarından evvel Prof.Dr. Akil Muhtar Özden. Prof.Dr. Süreyya Hidayet, Dr. Asım Arar, Dr. Abrevaya
Marmaralı, Prof.Dr. Mim Kemal Öke, Dr. M. Kamil Berk, Prof.Dr. Neşet Ömer İrdelp, Dr. Nihat Reşat Belger. Prof.Dr. Hayrullah Diker ile mükerrer istişareler yapılmış ve teşhisi maraz ile tedavi bakımından husule gelen bir ittifakı tam ile icabatı fenniye tatbik olunmuştur.
Yapılan çok itinalı müdavata, her türlü sayi ve gayrete rağmen hastalık asla tevakkuf etmeksizin seyrine devam ederek tevlit ettiği kaşeksi yavaş yavaş artmış ve son iki ay zarfında üç defa zuhur eden ve büyük kebet ademi kifayesinde matuf olan vahim arazi asabiye ile hastalık son derece iştidat etmiş ve inzar çok müzlim bir hale gelmiştir.
Bu asabi teşevvüşlerden birisi 16 teşrinievvele tesadüf eden Pazar günü zuhur edip 20 Teşrinievyel 1938 Perşembe sabahına kadar devam ederek açılma ile nihayet bulan bir koma olmuştur. En nihayet 8 teşrinisani 1938 salı günü bir kere daha zuhur eden ve bütün tekayyüt ve ihtimamlara rağmen, terakkisine mani olunamayan ve büyük bir sür’atle inkişaf eden ikinci bir büyük koma içinde 10 ikinciteşrin 1938 perşembe sabahı, saat dokuzu beş geçe, çok rnuazzez ve büyük hasta terki hayat etmiştir.
10 İkinciteşrin 1938
Bu rapor sekiz sayfa olarak Dolmabahçe Sarayı’nda tanzim ve imza edilmiştir.
(Prof) Dr. Nihat Reşat Belger, Prof.Dr. Mim Kemal Öke, Prof.Dr. Neşet Ömer İrdelp
Prof.Dr. Hayrullah Diker, Prof.Dr. Süreyya H. Serter, Prof.Dr. Akil Muhtar, (Dr.) M. Kamil Berk, Dr.Abrevaya Marmaralı, Dr. Asım Arar.
Kaynaklar
(1) Terzioğlu Arslan Hekimbaşı, Abdülhak Molla, Bifaskop, yıl:5.14.1984
(2) McCarty et K. Karatheodory Maladıe et la mort de Sultan Mahmud, Paris,841
(3) Cadalvene, E. de et Barrault E.: Deux annees de I’histoire d’Orient (1839-1840), Tom.I, Paris 1840
(4) Terzioğlu Arslan: 2.Mahmud’un Son Hastalığı, ile İlgili Raporlar ve Galalasaray Tıbbiyesi’nin 17 Şubat 1839’da Açılışı. Tarih ve Toplum, Kasım 1990
(5)Şehsuvaroğlu, Bedii: Atatürk’ün Sağlık Hayatı, Hürriyet Yayınları, 1981
(6) Şimşir, Bilal N.: Atatürk’ün Hastalığı, TTK Yayınları, 1989
(6a) Öner, Cemalettin: Atatürk’ün Son, Hastalığı ve Beni Türk Hekimlerine Emanet Ediniz İsteği Hakkında, Dirim, Sayı:7-8. 1992
(7) Ünaydın, Ruşen Eşref Atatürk’ün Hastalığı, Prof.Dr. Nihat Reşat Belger’le Mülakat 1959
(8) Mim Kemal Öke’nin Atatürk’ün son hastalığı ile ilgili Hatıraları ve Ölümü, 1950
(9) Arar, Asım: Atatürk’ün Hastalıkları ve Ölümü, Dünya Gazetesi, Kasım-Aralık 1956
(1O)Arar İsmail: Son Günleri’nde Atatürk, Dr.Asım Arar’ın Hatıraları, 1958
(11) Kılıç, Ali: Atatürk’ün Son Günleri, 1955
(12) Özden, Akil Muhtar: Atatürk’ün Son Hastalığı, İst Tıp Fak. Tıp Tarihi ve Deontoloji Kürsüsü, Tıp Tarihi Müzesi’ndeki elyazma nüsha, 1938.
Bu haber toplam 817 defa okundu.