Üstelik bu kez amaç, sadece bilimsel ya da askeri açıdan stratejik hedefler değil. Ay’a turistik turlar planlanırken, Japonlar, uydunun karanlık yüzeyinde bir mezarlık satın almışlar bile...
Amerikalı astronot Neil Armstong, Ay’ın mistik zemininde, insan için küçücük, insanlık için devasa o ilk adımı attığından bu yana çeyrek asrı aşkın bir süre geçti. Ama, bize “hem yakın, hem de uzak” uydumuz hakkında yine de her şeyi bilmiyoruz. Örneğin, astronomi dilinde “Tlp” olarak tanımlanan “geçici ay fenomenleri”nin kökeni hala meçhul… Zaman zaman gözlenen garip puslanmalar, çözümlenemeyen renk değişiklikleri, bu gizem listesini kabartıyor. Renk değişiklikleri için, bazı bilim adamları lav tabakasının floresan parlaklığından, bazıları kayalıkların renk oyunlarından, bazıları da ateş toplarından söz ediyor. Tabii bu arada, göz yanılsaması olasılığı da unutulmuyor.
Ay, gerçekten de garip bir gök cismi... Güneş Sistemi’nin diğer gezegenlerinin uydularıyla karşılaştırıldığında, aşırı derecede büyük... Peki ama neden? En yaygın teoriye göre, bundan yaklaşık 4,5 milyar yıl önce, Dünya ile bir başka gezegen çarpıştı. Darbenin etkisiyle Dünya’nın kabuğundan ve üstmantosundan büyükçe bir parça koptu ve ardından Ay’ı oluşturdu. Bu teori, son zamanlarda Amerikan sonda aracı “Lunar Prospector”dan gelen bilgilerle de güçlenmiş durumda... Sondanın
verilerine göre, Ay çok küçük ve demir ağırlıklı bir çekirdeğe sahip... Bu çekirdeğin kimyasal yapısı, Dünya’nın mineral açısından zayıf olan dış kabuğuyla büyük benzerlikler gösteriyor.
Ay konusundaki bir başka gariplik ise, bu uydunun yerçekimi gücüyle ilgili... Çoğu zaman düzensiz olan bu yerçekiminin çekim merkezi, geometri kurallarına ters düşüyor. Öyle ki, bazı bilin adamları, yerçekimindeki bu anormalliklerin, bazı uzay gemilerinin yörüngesini bile değiştirecek ölçüde güçlü olduğunu ileri sürüyorlar.
Bir başka bilinmeyen konusu da, Ay’ın Dünya’ya bakan yüzünün kabuğunun, neden arka yüzüne oranla daha yumuşak olduğu... Bu kabuk yapısındaki farklılık, gerçekten de Ay’a iki farklı yüz kazandırıyor. Dünya’dan görülmeyen arka yüzü kraterlerle dolu. Ve buradaki kabuğun kalınlığı, iç kısımlardaki magmanın dışarıya çıkmasına izin vermiyor. Görünen yüzde ise, dışarıya çıkan magma tabakası kraterleri kaplamış durumda... Bunun sonucu, görünen yüz karanlık bir bazalt yaylasını anımsatıyor.
Son 2 milyar yıldır Ay’a düşen asteroit sayısında büyük bir azalma söz konusu... Ancak, olayın sürdüğü de bir gerçek... Nitekim 1175 yılında İngiliz rahipler, Ay’ın yüzeyinde alev kırmızılıkları gördüklerini kayıtlara geçirmişler. Son yıllarda Ay’da suyun varlığının saptanması da, belki böyle bir asteroit düşmesiyle gündeme geldi. Bundan birkaç yıl önce Amerikan uzay sondası “Clementine” Ay’da suyun varlığına ilişkin veriler göndermişti. İşin ilginci, suyun varlığına, Güneş’in hiç görünmediği, kutup kraterlerinin dibinde, eksi 230 derecede rastlanmıştı.
Peki Ay’daki su miktarı ne kadar? Geçen yıl Amerikan uzay sondası “Lunar Prospector” şöyle bir tahminde bulundu: “6 milyar ton, yani yaklaşık 600 kilometrekarelik alana ve 10 metre derinliğe sahip bir gölü dolduracak kadar...”
Eğer bugün Ay’ da su varsa, rahatlıkla hayatın olduğu da söylenebilir. Son zamanlara kadar böyle bir olasılıktan söz edilmiyordu. Ne var ki, birkaç ay önce, Apollo 12 mürettebatını Dünya’ya getiren “Surveyor 3” uzay sondasının telekamerasını yeniden inceleyen NASA (Ulusal Havacılık ve Uzay Araştırmaları Dairesi) uzmanları, yaşayan bir bakteri kolonisi saptadılar. Bu bakteri kolonisi, iki yıl Güneş radyasyonlarına, dondurucu soğuğa, su ve yiyecek yokluğuna karşın varlığını sürdürmeyi başarmıştı. Kısacası, Ay gerçeği hala büyük sürprizlere gebe... Bu gerçeği keşfetmeye ilk teşebbüs
edenler Amerikalılardı... 17 Ağustos 1858 yılında, Amerikan uzay sondası Thor’u Ay’a gönderdiler. Ancak görev, tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Daha sonra üç “P1- oneer” denemesinde de aynı şey yaşandı. Ne var ki, Soğuk Savaş’ın “Ay Operasyonu”nda, ilk adımı Amerikalıların atmasına karşılık, ilk somut başarıyı Ruslar yakaladılar. 2 Ocak 1959 tarihinde Sovyet uzay sondası “Luna 1”, Ay’ın çevresinde tur atmayı gerçekleştirdi. Eylül ayında aynı görevi “Luna 2” üstlendi. Bir ay sonra da “Luna 3”, Ay’dan gelen ilk fotoğrafları yayınladı.
Sovyetler’in bu başarısı ABD yönetimini sıkıntıya sokmuştu. 25 Mayıs 1961’de, Amerika’nın yeni ve dinamik devlet başkanı John Kennedy, bir televizyon konuşması yaparak, Amerikan halkına şu sözü verdi: “En geç 10 yıl içinde, bir Amerikalı Ay’a adım basacaktı”... Bu konuşmayla birlikte, Sam Amca’nın ülkesinde çılgın bir Ay yarışı başladı. Bu olağanüstü gayretlerin en üst noktası ise, 6 Temmuz 1969 tarihinde “Cape Canaveral” üssünden havalanan ve hedefi Ay’a konmak olan “Apollo 11” uzay aracıydı. Aslında Sovyetler, bundan tam 3 yıl önce “Luna 9” uzay gemisiyle Ay’a yumuşak inişi gerçekleştirmişlerdi. Ancak “Apollo 11”, otomatik bir uzay sondasından çok farklıydı. Taşıdığı, “Saturn 5” başlığının içinde tam 3 astronot taşıyordu: Neil Amstrong, Edwin Aldrin ve Michael Collins... Hedef, Ay’daki “Sessizlik Denizi”ydi. Kalkışta, uzay gemisinin 5 motoru 3.400 ton ağırlığında bir toz bulutu oluşturmuş ve saniyede 15 bin kilogram yakıt tüketmişti. 400.000 kilometrelik bir yolculuktan sonra “Apollo 11”, 20 Temmuz günü Ay’ın yüzeyine yumuşak iniş yaptı. Neil Amstrong, Ay’a ilk adımını attığında, Amerika’da Houston Uzay Merkezi’nde saat 9’u 56 geçiyordu.
Ancak, insanoğlunun Ay’la ilgisi bir kibrit çöpü gibi hemen alevlenip söndü. 4 ay sonra “Apollo 12” operasyonu aynı coşkuyu uyandırmadı. 1972 yılında, “Apollo 17” misyonu, büyük bir ilgisizlik içinde, insanoğlunun Ay serüvenine son noktayı koydu. Bu misyonlar boyunca astronotlar, Ay yüzeyinde 80 saat geçirmişlerdi. 382 kilo taş toplamış ve 32 bin fotoğraf çekmişlerdi. Her ne kadar Amerikalılar 1972 yılından itibaren Ay ile ilgili çalışmaları durdurdularsa da, Sovyetler bir süre daha programlarını sürdürdüler. Ay’ı incelemek için gökyüzüne gönderilen son uzay aracı, 1976 tarihinde fırlatılan Sovyet “Luna 24” uzay sondasıydı.
Ancak Ay, şu son günlerde neden yeniden gündeme geldi? Pamir Dağları’nın doruklarında araştırma yapan Sovyet bilim adamlarının “Ay hareketleriyle depremler arasında bağlantı var” tezi, bu noktada ne kadar etkili? Gerçekten de insanoğlu, son zamanlarda yaygınlaşan depremler nedeniyle mi rafa kaldırdığı Ay dosyasını yeniden yakın takibe alıyor? Kimilerine göre 2004, kimilerine göre de, insanoğlu en geç 2050 yılında yeniden Ay’a dönecek... Ancak, deprem “Ay’a dönüş” düğmesine basılmasının tek nedeni değil. Dünyanın yakın bir gelecekle önemli bir enerji krizine gireceği artık herkes tarafından kabul ediliyor. Mineral açısından zengin Ay toprakları, bu bağlamda süper güçlerin iştahını kabartıyor. Ayrıca, birçok coğrafya ve jeofızik özelliğiyle Ay, daha ileri uzay çalışmaları için mükemmel bir ara basamak... Ve tabii son olarak ticaret... Gelişen ve kitleleşen turizm, yeryüzünde gezilecek yerler listesini her geçen gün azaltıyor. Tur operatörleri, şimdiden bu listeyi Ay’ı ekleme düşleri görüyorlar.
Son zamanlarda suyun keşfi, Ay’ı kolonileştirme projelerini hızlandıran en önemli etken... Su, sadece oraya yerleşecek insanların içme ve temizlik ihtiyaçlarını gidermekte kullanılmayacak, ondan elde edilecek oksijen ve hidrojen, öteki canlı türlerinin yetiştirilmesi- nede olanak sağlayacak.
İlk aşamada, yerleşim merkezleri olarak, dünyadan taşınacak metalik modüler binalar ya da şişme balonlar düşünülüyor. Ama zamanla, Ay yüzeyinin sağlayacağı zengin minerallerden yararlanılacak. Çünkü, Ay toprağı oksijen, güneş panelleri için gerekli silisyum; temel altyapı kuruluşlarının inşasında kullanılacak demir, alüminyum, titanyum ve magnezyum bakımından çok önemli rezervler içeriyor.
Enerji ise hiç sorun değil... Nükleer tepkimelerden ya da güneş enerjisinden yararlanılacak. Kendisini koruyan bir atmosfere ve manyetik alana sahip olmadığı için, Ay’ın yüzeyi milyarlarca yıl Güneş rüzgarlarının etkisinde kalmış. Bunun sonucu, Ay yüzeyinde helyum-3 gibi hafif elementlerden bol miktarda bulunuyor. Helyum-3, radyoaktivite kalıntısı bırakmayan nükleer bir yakıt... Eğer Ay’daki tüm helyum-3 miktarını bir şekilde dünyaya taşımak mümkün olsaydı, gezegenimizin 50 bin yıllık enerji sorununu kolaylıkla çözerdik.
Hafif bir element olan helyum-3’ün çıkarılması çok zor değil... Bu konuda, Wisconsin Üniversitesi’nin Uzay Robotik ve Otomasyon Merkezi’nde çalışmalar sürdürülüyor. Burada, helyum-3 çıkarılmasında uzmanlaşmış, güneş enerjisiyle çalışan mini bir robot geliştirilmiş. Tıpkı, otoyollardaki asfalt yenileme çalışmalarındaki gibi, bu robot, içinde helyum-3 elementinin bulunduğu Ay toprağının üst tabakasını emerek hortumluyor. Daha sonra, helyum-3 gazını ısıtarak ayrıştırıyor; ardından da uzay gemisinin içine depoluyor. Ayrıca, bu çalışma sırasında çevreye zarar vermiyor. Öte yandan, Ay’daki yerçekimi gücü Dünya’dan tam 6 kez az olduğu için, mini robot oradaki çalışmalarında hiç zorlanmayacak. Üstelik, helyum-3 çalışmaları sırasında, kolonileşmek için gerekli olan azot ve metan gibi diğer gazlar da elde edilecek.
Ay, bilimsel çalışmalar için de ideal bir mekan sayılıyor... Yerçekimi gücü zayıf, bir atmosferi ve manyetik alanı bulunmuyor. Ayrıca, hiç nem yok ve sıcaklık çok düşük... Bütün bu koşullar, mükemmel astronomi gözlem merkezlerinin kurulmasına olanak veriyor. Çünkü, teleskopların görüş açısı havadaki türbülanslardan etkilenmeyecek. Ay’ın karanlık yüzüne yerleştirilecek radyoteleskoplar ise, Dünya’dan gelen dalgalara maruz kalmayacak.
İşte bütün bu nedenlerle, önümüzdeki birkaç yıl içinde, Ay’ı yeniden keşfe çıkacak bir dizi uzay sondası hazır hale getirilmeye çalışılıyor. Gelecek 4 yıl içinde Japonların “Lunar A” ve “Selene”, Avrupalıların “Smart 1” ve “Leda” projeleri büyük ölçüde hayata geçecek. Hatta, Çinlilerin bile Ay’la yakından ilgilendikleri söyleniyor. Amerikalıların da bütün bu olup bitenleri oturup seyredecekleri düşünülmüyor. Ama, Ay konusunda en uçuk projelerin altında Japonların imzası var. Onlar, Ay’ı bilimsel ve hammadde özelliklerinin yanı sıra bir “eğlence merkezi” olarak görüyorlar. Daha şimdiden Ay’da bir “ralli” düzenlemek için patent almaya çalışıyorlar. Bir başka projeleri ise, şifreli kanallardan Dünya’ya naklen yayın yapacakları bir “Ay Oyunları Olimpiyatı” gerçekleştirmek...
AY’IN ETKİLERİ
Antik toplumlarda Ay, en az Güneş kadar önemliydi ve bu nedenle de, ay tanrısı güneş tanrısıyla aynı değerdeydi. Örneğin, Güneydoğu Anadolu’daki antik Harran kentinin ay tanrısına adandığı biliniyor. Buradaki Ay Tapınağı, çağının en önemli dini merkezlerinden biriydi. Eski toplumlarda, hatta bugün bile bazı ülkelerde Ay takvimi kullanılıyor. Kısacası Ay, insanoğlunun hayal gücünü her zaman etkiledi ve asıl önemlisi, insanlığın hafızasında yeryüzü olaylarıyla bağlantılar oluşturdu. Ay’ın doğuşu ve batışı geniş kitlelerde “ölüm” ve “yaşam” ile özdeşleşti. Tırnakların, saçların büyümesiyle, doğumlarla, Ay’ın çeşitli evreleri arasında bağlantılar kuruldu. Bu etkileşim, zaman zaman deyimlere bile yansıdı. Psikolojide kimi eğilimler Ay’ın etkisine bağlandı. Sözgelimi, 1651 yılında coğrafyacı Giovanni Riccioli, Ay yüzeyindeki bazı jeolojik oluşumları adlandırırken, psikoloji terimlerinden yararlanmakta tereddüt etmedi. “Durgunluk Denizi”, “Bunalımlar Denizi”, “Sessizlik Denizi” gibi tanımlandırmalar bugün de kullanılıyor.
Kuşkusuz Ay’ın tüm etkileri bilimsel olarak kanıtlanmış değil... Ancak, deniz suyu üstündeki baskısı herkes tarafından kabul ediliyor. Üstelik bu olay, sadece klasik gelgit ile açıklanmıyor. Bilim adamları, bazı deniz canlılarının ve mercanların, üreme için Ay’ın evrelerini izlediklerini saptadılar.
Öte yandan Ay, gezegenimizdeki yaşamın da başoyuncusu... Büyük hacmi nedeniyle, yeryüzünün dönme merkezini sabitliyor. Bu da, gezegenimizin insan yaşamı için elverişli iklim koşullarını milyarlarca yıldır korumasını sağlıyor. Bazı bilim adamları, Ay’ın çekim gücü nedeniyle Dünya’nın merkez çekirdeğinin sıvı konumunu koruduğunu söylüyorlar. Bu da, gezegenimizin manyetik alanını güvence altına alıyor. Eğer o manyetik alan olmasaydı, kozmik radyasyonlar Dünya’ya doğrudan ulaşacaktı. Yine Ay olmasaydı, tıpkı bundan 4,5 milyar yıl önce olduğu sanılan biçimde, Dünya kendi çevresinde 10 saat içinde dönecekti ve böylece günler kısalacaktı. Oysa Ay, okyanusları kendisine çekerek, Dünya’nın dönme hızını yavaşlattı ve her yüzyıl, günleri saniyenin binde 1,1 kadar bir süre uzattı ve uzatmaya devam ediyor.
Ancak insanlık, uzak bir gelecekte ay ışığındaki romantik gecelere elveda demek zorunda kalacak. Çünkü, yeryüzündeki denizlerde gözlenen deformasyon, Dünya’nın yerçekimi alanında bir asimetri yaratıyor. Bu durum, Ay’ın Dünya çevresinde her zamankinden daha hızlı dönmesine ve Dünya’dan uzaklaşmasına yol açıyor. Uzaklaşma hızı, şimdilik yılda 4 santim kadar... Ama ileride Ay’ı yitirirsek, bundan sadece dolunayda coşan kurtlar zarar görmeyecek...
RAKAMLARLA AY’IN FETHİ
14 uzay sondası
Ay’ın çevresini dolaşmayı başardı:
9 Sovyet sondası
(Luna 1,3, 4ve6,Zond 3,5, 6,7ve8)
5 Amerikan sondası
(Piooner 4, Ranger 3 ve 5,
Explorer 33, ApoHo 13)
19 ay sondası
Ay’ın yörüngesine oturmayı başardı:
8 Sovyet sondası
(Luna l0, 11, 12,14,15,18, 19 ve 22)
10 Amerikan sondası
(Lunar Orbiter 1, 2, 3, 4 ve 5,
Explorer 35, Apollo 8 ve 10,
Clementine ve Lunar Prospector)
1 Japon sondası (Hiten)
12 uzay sondası parçalandı:
5 Sovyet
(Luna 2, 5,7,8 ve 23)
7 Amerikan sondası
(Ranger 4,6, 7,8, 9 ve Surveyor2 ve 4)
18 uzay sondası Ay’a konmayı başardı:
7 Sovyet sondası
(Luna 9 ve 13, Luna 16,
20 ve 24 Aydan örnek getirdi;
Luna 17 ve 21, Aya robot bıraktı)
11 Amerikan sondası
(Surveyor 1,3,5,6 ve 7 ve
Apollo 11, 12,14, 15, l6ve 17.
Apollo sondaları Ay’a insan taşıdı)
AMERİKAN SONDALARI VE MÜRETTEBATI
Apollo 8 (21-27 Aralık 1968)
Frank Borman, James Lovell, William Anders.
Ay’ın çevresinde insanlı bir uçuş...
Apollo 10(18-26 Mayıs 1969)
Thomas Stafford, John Young, Eugene Cernan.
Uzay modülü,
Aya 15 kilometre kadar yanaştı.
Apollo 11 (16-24 Temmuz 1969)
Neil Amstrong (Ay’a indi),
Edwin Aidrin (Ay’a indi), Michael Collins,
Ayda insanoğlunun ilk adımları.
Apollo 12 (14-24 Kam 1969)
Charles Conrad (Ay’a indi),
Alan Bean (Ay’a indi), Richard Gordon.
Ayda sismolojik araştırmalar yaptılar ve Ayın manyetik alanını hesapladılar.
Apollo 13 (11-17 Nisan 1970)
James Lovell, John Swigert, Fred Haise.
Yakıt depolarından birinin infilak etmesi büyük bir faciaya yol açtı.
Apollo 14 (31 Ocak-9 Şubat 1971)
Alan Shepard (Ay’a indi),
Edgar Mitchel (Ay’a indi), Stuart Roosa.
Aydan döndükten sonra karantinaya alınan son astronotlar.
Apollo 15 (26 Temmuz- 7 Ağustos 1971)
David Scott (Ay’a indi),
James lrwin (Ay’a indi), Alfred Worden.
Aya ilk cip aracını götüren ekip.
Apollo 16 (16-27 Nisan 1972)
John Young (Ay’a indi),
Charles Duke (Ay’a indi), Thomas Mattingly.
En büyük aytaşı örneğini taşıdılar.
Apollo 17 (7-19 Aralık 1972)
Eugene Cernan (Ay’a indi),
Harrison Schmitt (Aya indi) Ronald Evans.
Harrison Schmitz, Aya ayak basan ilk bilim adamıydı.
Bu haber toplam 1295 defa okundu.